Belki de asıl mesele; kendi yolumuza inanıp, sevgiyle yürüyebilmektir

Son yazımda ilahi ilhamdan ve “hayat sarhoşu” olma halinden bahsetmiştim. Hani bazen içimizde kelebekler uçuşturacak kadar güzel bir his olur ya… Sevginin ve yaşama sevincinin içimize sığmayıp taştığı anlar. Ben buna hayat sarhoşluğu diyorum. O anlarda kalbimde çok güçlü bir şey hissediyorum. Farklı bir tını gibi… Ve çoğu zaman farkında bile olmadan elim kalbime gidiyor, “çok şükür” diyorum. Bu bilinçli bir şey değil, tamamen hissettiğim yoğunluktan geliyor.

Şunu fark ettim; insanın kendini anlamaya çalışması, kendine emek vermesi, güçlü ve zayıf yanlarını görmesi ve buna rağmen kendini kabul etmesi… aslında kalbine sevgi tohumu ekmek gibi. Zamanla o zayıf yanlarını dönüştürmeye çalıştıkça ve değişimini fark ettikçe o his büyüyor. İçinde bir dinginlik oluşuyor. Belki de bu, o tohumların yeşerdiğini gösteriyor. Çünkü insan kendinde olmayan bir şeyi başkasına veremiyor. Kendini sevmeye başladığında ise o sevgi zaten içinden taşıyor, paylaşmak istiyor.

Sevgi denilince aklımıza sadece romantik ilişkiler gelmemeli. Bu kadar sınırlı bir şey değil bahsettiğim. Daha büyük bir şey… insanın hayata, doğaya, sanata, ailesine, dostlarına duyduğu o bağ, o içtenlik. Hayata karşı olan tutku.

Bu yüzden bana göre en güçlü duygu sevgi. Kalbi yumuşatan, insanın özüne dokunan, çok samimi bir şey. Her şeyi tek başına çözmez belki ama iyileştirici bir tarafı olduğuna gerçekten inanıyorum. Tatlı dilin, anlayışın çoğu şeyi değiştirebildiğini düşünüyorum. Ama kabul… Bu çağda bazen bu düşünceyle hayal kırıklığına uğradığım da oluyor. Elbette herkese dokunamayız, kimseyi değiştiremeyiz. Ama önemli olan bizim neyi seçtiğimiz.

Akan Nehir Gibi adlı kitabı okurken bir yerde karşılaştığım bir düşünce beni etkiledi. Aslında dönüp bakınca, bu yazıyı bana yazdıran his de tam olarak buradan geliyor:

Papaz Henry Drummond’ın bir vaazında söylediği gibi; insan için asıl soru “Nasıl yaşadım?” değil, “Nasıl sevdim?” olmalı. Günün sonunda belirleyici olan ne başardığımız ya da neye inandığımız değil, başkalarına ne kadar sevgi gösterebildiğimiz.

Bazen düşünüyorum… Çoğu şeyi doğru yapıyor olabiliriz ama içimizde merhamet yoksa, bencillik varsa, bir başkasını kırıyorsak gerçekten bir anlamı kalıyor mu? Belki de biraz daha yavaşlamaya, daha derin bakmaya, kalp gözüyle görmeye ihtiyacımız var.

Bir de şu var. Günümüzde bencillik, sevgisizlik, empati eksikliği çok arttı gibi geliyor. Bazen “kimseye zarar vermiyorum, bu yeter” diye düşünüyoruz. Ama gerçekten yeter mi? İçimizde bu kadar büyük bir sevme kapasitesi varken neden bu kadar azıyla yetiniyoruz?

Belki de cevap basit… İnsan kendini yeterince sevmiyorsa, başkası için de içinde bir yer açamıyor. Ama bu da çok insani. Asıl mesele bunun farkına varıp üzerine gitmek.

Herkes görülmek, anlaşılmak, sevilmek istiyor. Ama bazen bunu hiç çaba göstermeden, sadece kendine yapılsın diye bekliyor. Oysa sevmenin tadını bilmeden sadece sevilmeyi beklemek bir şeyleri eksik yaşamak gibi.

Bencil insan kendini seviyor gibi görünür ama gerçekten öyle mi? Bence insan kendini gerçekten seviyorsa, karşısındakinin de değerli olduğunu kabul eder.

Sevgi sadece insanlar arasında da değil aslında… Bazen tek başınayken bile hissedersin. Bir çiçeği koklarken, bir kedinin başını okşarken, güneşi yüzünde hissederken, rüzgarı içine çekerken… ya da bir yudum kahvede. O an sadece hissedersin. Ve gerçekten yaşarsın. Hayatla dans eder gibi.

O yüzden sevginin sadece hissedilecek değil, yayılması gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. Bir kelebek etkisi gibi. Küçük bir iyilik, küçük bir dokunuş bile bir yerde büyüyebilir. Bu da sanki hepimizin sessiz sorumluluğu gibi.

Çünkü günün sonunda geçici olan şeyler değil, bizim nasıl yaşadığımız ve en çok da nasıl sevdiğimiz kalıyor.

Ve belki de asıl mesele, kendi yolumuza inanıp o sevgiyle yürüyebilmek.

Yorumlar

Popüler Yayınlar

Kitap Özeti: Kendinle Savaşma Sanatı

Kitap: İrade Terbiyesi-Jules Payot

Kitap: Benliğini Arayan Çocuk-Virginia M.Axline