Mükemmel Olmamanın Hediyeleri: Öz Şefkat ve Kendini Olduğun Gibi Kabul Etmek
“Hikâyemize sahip çıkmak ve bu süreç içinde kendimizi sevmek, yapacağımız en cesurca şeydir.”
— Brené Brown
İnsan kendisini gerçekten ne zaman değerli hisseder?
Başarılı olduğunda mı? Sevildiğinde mi? Birileri tarafından seçildiğinde, takdir edildiğinde, doğru kararlar verdiğinde ya da olması gerektiğini düşündüğü kişiye dönüştüğünde mi?
Peki ya bunların hiçbiri olmadığında?
Brené Brown’ın Mükemmel Olmamanın Hediyeleri kitabında “bütün kalbinle yaşamak” üzerine anlattıklarından bende kalan en güçlü düşüncelerden biri tam olarak burada karşıma çıktı:
Değerliliğin bir ön koşulu yoktur.
Brown uzun yıllar utanç, korku ve savunmasızlık gibi konuşması kolay olmayan duygular üzerine çalışıyor. Araştırmaları sırasında bazı insanların tüm zorluklarına ve kusurlarına rağmen yaşamla daha güçlü bir bağ kurabildiğini fark ediyor. Bu insanların ortak noktalarını araştırırken de “bütün kalbinle yaşamak” düşüncesine ulaşıyor.
Peki bütün kalbinle yaşamak ne demek?
Brown’a göre sabah uyandığımızda ne kadar iş bitirdiğimizden, ne kadar başarılı olduğumuzdan veya hayatımızın ne kadar yolunda gittiğinden bağımsız olarak “Ben yeterliyim.” diyebilmekle ilgili.
Gece yatağa girdiğimizde ise mükemmel olmadığımızı, bazen korktuğumuzu ve savunmasız kaldığımızı kabul ederken bunların sevgiyi ve aidiyeti hak ettiğimiz gerçeğini değiştirmediğini bilmek...
Sanırım zor olan da tam olarak bu.
Kendini Tanımak Yetiyor mu?
Kendimizi tanımaya çok önem veriyoruz. Davranışlarımızın nedenlerini anlamaya, geçmişimizi çözümlemeye ve hatalarımızın nereden geldiğini bulmaya çalışıyoruz. Fakat Brown’a göre kendimizi tanımak tek başına yeterli değil:
“Kendimizi ne kadar tanıdığımız ve anladığımız ciddi derecede önemlidir ama bütün kalbinle yaşamak için daha da gerekli başka bir şey vardır: kendini sevmek.”
Çünkü insan kendisini çok iyi tanıdığı hâlde kendisine karşı acımasız olabilir. Hatalarımızın nedenlerini anlayıp sonra onları kendimize karşı kullanabiliriz. Eksiklerimizi fark edip her birini yeterince iyi olmadığımızın kanıtı hâline getirebiliriz.
Belki de kendimizi tanıdıktan sonra cevaplamamız gereken asıl soru şu: Tanıdığımız o insanla nasıl bir ilişki kuruyoruz?
Utanç: “Bir Hata Yaptım” Değil, “Ben Bir Hatayım”
Brown’ın üzerinde özellikle durduğu kavramlardan biri utanç.
Utancın temelinde kabul görmeme ve sevilmeme korkusu bulunuyor. Kusurlu olduğumuz için sevgiye ve aidiyete layık olmadığımızı düşünmeye başlıyoruz. Bu noktada utanç ile suçluluk arasındaki fark önem kazanıyor.
Suçluluk davranışımıza yöneliyor: “Yanlış bir şey yaptım.”
Utanç ise doğrudan kimliğimize: “Ben yanlışım.”
Aradaki fark küçük görünse de sonuçları aynı değil. Suçluluk yaptığımız hatayı fark etmemize, özür dilememize ve onu telafi etmemize yardımcı olabilir. Utanç ise değişebileceğimize duyduğumuz inancı zayıflatabilir. Belki de kendimize karşı yaptığımız en büyük haksızlıklardan biri de yaptığımız hatalarla kim olduğumuzu birbirine karıştırmak.
Bir konuda başarısız olmak bizi başarısız bir insan yapmaz. Yanlış bir karar vermek bütünüyle yanlış olduğumuz anlamına gelmez. Birinin bizi sevmemesi veya seçmemesi de sevilmeye değer olmadığımızı göstermez.
Utanç Gizliliği Sever
Brown’ın sevdiğim düşüncelerinden biri şu: Utanç gizliliği sever.
Utandığımız şeyleri sakladıkça üzerimizdeki etkileri büyüyebilir. Çünkü zihnimizde giderek büyüyen hikâyeyi sorgulayabilecek başka bir ses kalmaz. Brown bu nedenle bağlantıya önem veriyor.
Fakat bu, hikâyemizi herkese anlatmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Mücadelemizi, onu dinleme hakkını kazanmış insanlarla paylaşmamız gerektiğini düşünüyor.
Bence burada önemli bir ayrım var.
Savunmasız olmak, herkese karşı sınırsız biçimde açık olmak değildir. Bazen sınır koyabilmek de sahiciliğin bir parçasıdır. Önemli olan, kendimizi sürekli saklamak zorunda olmadığımız ilişkiler kurabilmek. Çünkü belki de insanın en temel ihtiyaçlarından biri yalnızca sevilmek değil, gerçekten görüldüğü hâliyle sevilmektir.
Kabul Görmek ile Ait Olmak Aynı Şey Değil
Kitapta beni düşündüren ayrımlardan biri de aidiyet ile uyum sağlamak arasındaki fark oldu. Uyum sağlamak, bulunduğumuz ortamı değerlendirip kabul görmek için olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişiye dönüşmektir. Aidiyet ise kendimizi değiştirmeden orada bulunabilmektir.
Dışarıdan bakıldığında ikisi birbirine çok benzeyebilir.
Bir ortamda kabul görüyor, seviliyor ve takdir ediliyor olabiliriz. Fakat bütün bunlara ulaşmak için sürekli kendimizi değiştiriyorsak gerçekten oraya ait miyiz?
Belki de sormamız gereken soru: “Beni seviyorlar mı?” değil, “Ben kendim olarak burada bulunabiliyor muyum?”
Çünkü kabul edilmek için sürekli kendimizden vazgeçiyorsak elde ettiğimiz şey gerçek bir aidiyet olmayabilir.
Mükemmeliyetçiliğin Altında Ne Var?
Brown utanç ile mükemmeliyetçilik arasında da güçlü bir ilişki kuruyor. Mükemmeliyetçilik ilk bakışta olumlu bir özellik gibi görünebilir: Çok çalışmak, en iyisini yapmak, hata yapmamaya uğraşmak... Fakat bazen bunların altında daha sessiz korkular bulunur:
“Yeterince iyi olursam kimse beni eleştiremez.”
“Kusursuz olursam reddedilmem.”
“Her şeyi doğru yaparsam değerli olduğumu kanıtlarım.”
İnsanın kendi değerliliğini sürekli başarıları üzerinden kanıtlamaya çalışması ise yorucu bir yaşam biçimine dönüşebilir. Çünkü her başarının ardından kanıtlanması gereken yeni bir şey çıkar. Belki de mesele iyi olmaya çalışmamız değil. Asıl mesele, iyi olamadığımız zamanlarda da kendimizi sevmeye devam edip edemediğimizdir.
Sahicilik: Olduğumuz Kişiyi Kucaklamak
Brown, hikâyemizi kabul ettikten sonraki uygulamaya “sahicilik” adını veriyor:
“Sahicilik, her gün bizden beklendiğini düşündüğümüz kişi olmayı bırakma ve olduğumuz kişiyi kucaklama uygulamasıdır.”
Bu tanımı çok seviyorum. Çünkü sahiciliği değişmez bir kişilik özelliği olarak değil, her gün yeniden yapılan bir seçim olarak ele alıyor.
Bazen hayır demek.
Bazen yardım istemek.
Bazen “Bilmiyorum.” diyebilmek.
Bazen yorulduğumuzu kabul etmek.
Bazen başkalarının bizden beklediği kişiyle gerçekten olmak istediğimiz kişinin aynı olmadığını görmek.
Ve belki de en zoru, herkes tarafından sevilmeme ihtimalini göze alıp yine de kendimiz olmaya devam etmek.
Kendimize Merhamet Göstermek
Bütün bunların gerçekleşebilmesi için öz şefkate ihtiyacımız var.
Öz şefkat; zorlandığımız zamanlarda kendimize acımasız davranmak yerine anlayış gösterebilmek, yaşadığımız zorlukların yalnızca bize özgü olmadığını fark etmek ve duygularımızı inkâr etmeden onların içinde tamamen kaybolmamayı öğrenmekle ilgili.
Bence öz şefkatin en çok yanlış anlaşılan tarafı da burada ortaya çıkıyor. Kendimize merhamet göstermek, hatalarımızı görmezden gelmek değildir. Kendimizi değiştirmek için kendimizden nefret etmek zorunda olmadığımızı anlamaktır.
İnsanın değişebilmesi ve kendi hayatıyla kurduğu ilişki üzerine farklı bir bakış açısı için Kendinle Savaşma Sanatı üzerine tuttuğum notlara da göz atabilirsin.
Umut Bir Duygu Değilse?
Brown’ın umut üzerine söyledikleri de ilgimi çekti. Umudu yalnızca bir duygu değil, bir düşünme biçimi ve bilişsel süreç olarak ele alıyor. Umut; hedefler belirlemek, bu hedeflere ulaşmak için yollar oluşturmak ve o yolları izleyebileceğimize inanmakla ilgili. Yani yalnızca “Her şey güzel olacak.” demek değil.
“Nereye gitmek istiyorum?”
“Oraya nasıl ulaşabilirim?”
“Bu yol kapanırsa başka bir yol bulabilir miyim?”
“Bunu yapabileceğime inanıyor muyum?”
Belki umut tam olarak budur:
Hayat istediğimiz gibi gitmediğinde bile başka bir yolun mümkün olduğuna inanabilecek kadar kendimizle bağlantıda kalmak.
Hikâyemize Sahip Çıkmak
Sonunda bütün bu kavramların aynı noktada buluştuğunu düşünüyorum: kendi hikâyemize sahip çıkmak. Hikâyemiz yalnızca gurur duyduğumuz anlardan ibaret değil. Yanlış kararlarımız da onun içinde. Korkularımız, reddedilmelerimiz, başarısızlıklarımız, utandığımız yanlarımız, değiştirmek istediğimiz özelliklerimiz ve geriye baktığımızda başka türlü davranmış olmayı dilediğimiz zamanlar da...
Hikâyemize sahip çıkmak, bunların hepsinin iyi olduğunu söylemek değil. Bize ait olduklarını kabul etmek.
Belki bazılarını değiştirmek, bazılarından ders çıkarmak, bazılarını affetmek ve bazılarıyla yaşamayı öğrenmek... Ama hiçbirini kendi değersizliğimizin kanıtına dönüştürmemek. Çünkü belki de mükemmel olmamanın bize sunabileceği en güzel hediye tam olarak budur:
Kendimizi yalnızca en iyi hâlimizde değil, bütün hâllerimizle tanıyabilmek.
Ve sonunda kendimize şunu söyleyebilmek:
Hikâyemin bazı bölümlerini değiştirmek isteyebilirim. Bazılarından pişman olabilirim. Bazıları hâlâ canımı acıtabilir. Ama bütün bunlar benim sevgiyi, aidiyeti ve kendi şefkatimi hak ettiğim gerçeğini değiştirmez.
Belki de kendimizi sevmek, hikâyemizin yalnızca güzel sayfalarını değil, okumakta zorlandığımız sayfalarını da bize ait kabul etmekle başlıyor.
Yorumlar
Yorum Gönder