Yolun Kendisidir Hayat: Hayata, Sevgiye ve Sanata Tutkuyla...
Yaşamak mı, gerçekten yaşamak mı?
Şu sıralar içimde durmayan, taşan bir anlam arama isteği ve öğrenme iştahı var. İnişli çıkışlı duyguların çemberinde bir yandan üretmek, yaşama karışmak, kalbimden taşan hisleri paylaşmak istiyorum; diğer yandan sakinliği, huzuru, içe dönmeyi ve yavaşlamayı arzuluyorum. Beni ben yapan iki kutup… Aralarındaki dengeyi kurmak, bana verdikleri heyecanı yaşamak ve hissetmek kalbimi pır pır ettiriyor. Tek sorun, hepsini aynı anda yapma ve yaşama isteğimin sabırsız yönümü ateşliyor olması.
“Arıyorum, çabalıyorum, tüm kalbimle bunun içindeyim.”
— Vincent Van Gogh
Bu sıralar tam da böyle hissediyorum.
Yaşamak bana büyülü geliyor. Bazen çok güzel, bazen inanılmaz zor. Hayat belki hep aynı; ama onu gören gözlerimiz ve hisseden kalbimiz o an ne görüyorsa, bizim için hayat biraz da ona dönüşüyor.
Herkes yaşıyor ama “gerçekten yaşamak” nasıl olur? Yaşamak yalnızca zamanın geçmesi midir? Bazı insanlar hayatın içinden geçerken bazıları neden onu daha derinden hisseder?
Bu soruların benim için cevabı hayata duyduğumuz tutkuda saklı: yaşamaya, sevmeye, hissetmeye duyulan tutku.
Hayatın hassas yaratılmış kalpler için zor olduğunu söyleriz. Eskiden bunun beni ne kadar zorladığının farkındaydım; şimdi ise bu hassasiyetin aynı zamanda bir hediye olabileceğini düşünüyorum. Çünkü yaşam içimde hiçbir zaman yüzeysel bir şekilde akıp gitmiyor. Her duyguyu derinden hissetmek bana canlı olduğumu hatırlatıyor.
Ama burada değerli olan acının kendisi değil. Belki de asıl değerli olan hayatın tamamına açık olabilmek. Zor anları da mutluluktan uçtuğumuz anları da yaşayabilmek… Sonra bütün o yoğun duygular sakinleştiğinde dingin bir kalple geriye bakmak; nelerin gelip geçtiğini, nelerin ise damakta hoş bir tat gibi kaldığını fark etmek. Bütün bunlar yaşama duyduğum hayranlığı biraz daha besliyor.
Anlamsızca akıp giden bir hayat mı, yoksa hissedilen ve kendine ait bir hikâyesi olan anlamlı bir hayat mı?
Belki de fark, bakmak ile görmek arasındaki farkta saklı. Görmek; fark etmek, dikkat kesilmek. Hayat bir yandan akıp giderken onu bazen yavaşlatmak ve o ana bütün dikkatini verebilmek. Sadece içinde bulunmak değil, orada olduğunun farkında olmak.
Peki bir hayatı anlamlı, bir anı değerli kılan şey nedir?
Belki bunun cevabı insanın kendini tanımaya doğru çıktığı yolculukta saklıdır. Çünkü herkesin biricik hikâyesinde anlam bulduğu şey başka.
Kendi derinlerine inmek, özüne dokunmak, kendini tanımaya çalışmak… Belki anlam, bu yolculuğun sonunda bir gün karşımıza çıkacak bir cevap değil; onu ararken yavaş yavaş oluşturduğumuz bir şeydir.
Bu yolculuğu düşünmek bile heyecanımı artırıyor.
Hayata Karşı Tutkuyu Kaybetmemek
Hayatı anlamlı hâle getiren bu tutku yalnızca büyük heyecanlardan oluşmuyor. Merak etmek, öğrenmek, keşfetmek ve üretmek de tutkunun farklı biçimleri.
Yeni bir şehir görmek, daha önce bilmediğim bir şeyi öğrenmek ya da bir kitabın içinde hiç düşünmediğim bir düşünceyle karşılaşmak neden bana canlı olduğumu hissettiriyor?
Belki de o anlarda hayatla temas hâlinde olduğumuzu hissediyoruz.
Hayatı tutkuyla yaşamak sürekli mutlu olmak anlamına da gelmiyor. Zorluklardan geçmek, onları atlatabilmiş olmanın gururunu yaşamak ve bir süre sonra geriye dönüp “Bu da geçti.” diyebilmek de içimizde yeniden küçük bir kıpırtı uyandırıyor.
Bunun bir başka tarafı da hayranlık.
İnişleri ve çıkışları yaşadıkça, hayatı derinden deneyimledikçe ve ne yaşanırsa yaşansın zamanın akmaya devam ettiğini gördükçe içimde hayata karşı tuhaf bir hayranlık oluşuyor. Yaşananlar geliyor, bizi değiştiriyor ve bir şekilde geride kalıyor. Biz ise bütün bunların içinden geçerek yaşamaya devam ediyoruz.
Belki de hayata duyduğumuz tutkunun bir parçası tam olarak budur: bütün cevaplara sahip olmadan hâlâ merak edebilmek, yaşadıklarımıza rağmen yeniden heyecanlanabilmek ve hayran olma yeteneğimizi kaybetmemek.
Hayat tutkusu, her gün olağanüstü şeyler yaşamak değil; yaşama karşı merakını ve duyarlılığını kaybetmemek belki de.
Peki yaşama karşı duyarlılığımızı kaybetmemek ne demek? İnsan nelere karşı duyarlıdır?
Hayata. İnsana. Doğaya. Güzelliğe. Ve insanın bütün bunlardan doğurduğu sanata.
İnsan gördüğü güzellik karşısında neden durur, neden onu ifade etmek ister? Binlerce yıl önce başka bir insanın ürettiği bir şey bugün bize nasıl hâlâ dokunabilir?
Yüzyıllar önce yapılmış bir eserin karşısında durduğumda beni en çok etkileyen şey yalnızca onun güzelliği olmuyor. Onu benim için güzel yapan sadece mimarisi ya da estetiği de değil aslında. Kalbime dokunan yanı; benden çok önce yaşamış, dünyayı görmüş, sevmiş, üzülmüş bir insanın ellerinden çıkan bir şeyin bugün hâlâ bana ulaşabiliyor olması. Bunda tuhaf bir yakınlık hissediyorum.
Hayranlık dediğim şey de tam bu noktada ortaya çıkıyor ve belki de bu yüzden sanatla yollarımızın kesişmesi kaçınılmaz oluyor. Çünkü insan bazen gördüğü bir manzaranın, duyduğu bir melodinin, okuduğu tek bir cümlenin ya da yüzyıllar öncesinden bugüne kalmış bir eserin karşısında yalnızca durup bakmak istemiyor; onu hissetmek istiyor.
Benim için sanat tam da burada başlıyor: hissetmekte.
Çünkü dünya bağlar üzerine kurulu. Bir başkasıyla bağ kurmanın yollarından biri de sanattan geçiyor. Bazen bizden yüzlerce yıl önce yaşamış bir insanın bıraktığı eserde kendimizden bir şey buluyor, bazen hiç tanımadığımız birinin yazdığı cümlede kendi duygumuza rastlıyor, bazen de bir melodide kelimelere dökemediğimiz bir hissi duyuyoruz. Zamanlar, coğrafyalar ve hayatlar değişse de insanın insana dokunabildiği görünmez bir yer kalıyor.
Tutku da bir noktada insanı yaratmaya götürüyor. İçimizde biriken yaşama sevincinin, acının, merakın ve ilhamın dışarıya çıkma yollarından biri üretmek ve paylaşmak oluyor. Belki de sanatın büyüsü burada: İçimizde yalnızca bize aitmiş gibi duran bir şeyi dışarı çıkararak ortak bir insanlık deneyimine dönüştürebilmek.
Bu yüzden sanat benim için hayatın süsü olmaktan öte; hayatı görmenin, hissetmenin ve anlamlandırmanın başka bir yolu.
Bir şeyi bizim için güzel yapan şeyin yalnızca baktığımız şeyde değil, ona nasıl baktığımızda da gizli olduğuna inanıyorum. Bu yüzden güzellik yalnızca olağanüstü olanda değil, sıradanlığın içinde de saklı.
Sıradanlıktaki Güzellik
Bir gün batımı, bir binanın mimarisi, gökyüzünün rengi, bir fincan kahve ve en sevdiğimiz müzikle geçirilen zaman, sevdiğimiz insanın yüzündeki ifade ya da bir kitapta altını çizdiğimiz tek bir cümle…
Belki de onları gerçekten fark ettiğimiz anda sıradanlığın içindeki güzelliği görmeye ve hayatı biraz daha anlamlı hâle getirmeye başlıyoruz.
Ve bütün bunların temelinde, hayatı hissetmemizi ve onunla bağ kurmamızı sağlayan şey benim için sevgi.
İyi yaşanmış bir hayatın ölçülerinden biri belki de yalnızca ne kadar başardığımız değil, ne kadar içten sevebildiğimiz ve bağ kurabildiğimizdir.
Peki derinden yaşamanın ve sevmenin bir bedeli yok mu? Her şey güzel ve harika mı olacak?
Belki de yazının başında bahsettiğim, beni hayata karışmakla sakinleşip içime dönmek arasında iki kutba çeken şeylerden biri de bu. Bir yanım her şeye rağmen heyecanla kalkıp hayata karışmak isterken diğer yanım incinmekten korkuyor. Çünkü hayatı gerçekten hissetmek, güzel duygular kadar zor olanları da yoğun yaşayabilmek anlamına geliyor.
Sevmek kaybetme ihtimalini, bağ kurmak incinme ihtimalini, hayata karışmak ise bazen hayal kırıklığını beraberinde getiriyor. Ama belki mesele bunların hiçbiriyle karşılaşmamak değil; karşılaştığımız hâlde hayata tamamen kapanmamak.
Zaten bütün bu yazının özünde benim için biraz da bu var: hayatı olduğu gibi kucaklamak ve hissetmek.
Ve hayatın her şeye rağmen devam edebilmesi için insanın yeniden merak etmesi gerekiyor. Yeni şeyler öğrenmesi, bir yerlere gitmesi, üretmesi, sanata dönmesi, insanlarla bağ kurması, sevmeye devam etmesi ve küçük güzellikleri yeniden fark etmek istemesi…
İnsan yeniden başladığında aynı kişi olarak başlamıyor belki. Yaşadıklarını yanında taşıyarak devam ediyor hayata.
Bazen yazdıklarıma dönüp baktığımda kendime şunu soruyorum: Hayatı fazla mı toz pembe anlatıyorum?
Aslında hayır. Bu satırları hayatın zorluklarını görmediğim için değil; belli mücadelelerin ve içsel çatışmaların ardından dinginliğe ulaştığım bir anda, bütün o deneyimlerin ve hislerin içinden geçerek yazıyorum.
Amacım mükemmel bir hayat tarifi yapmak değil. Kendime göre anlamlı bir hayatın ne olduğunu bulmaya çalışırken hissettiklerimi, düşündüklerimi ve içimden taşanları paylaşmak.
Belki iyi bir hayat kusursuz, sürekli mutlu ya da olağanüstü bir hayat değildir. Belki iyi bir hayat, “Bana bir ömür verilmişse, onu nasıl yaşamış olmak isterim?” sorusunun cevabını aramak ve o cevap için yolda olmaktır.
Çünkü belki de cevap hiçbir zaman yolun sonunda değildir.
Yolun kendisidir hayat.
Yorumlar
Yorum Gönder